Durum Değerlendirmesi #7

- Kasım 11, 2017


Aleykümselam hoş geldiniz arkadaşlar ama bakıyorum eliniz boş gelmişsiniz. Biz burada hayrına mı sohbet ediyoruz sizinle? Bu beyin boşuna mı enerji harcıyor? Biliyorsunuz beyin sadece şeker tüketir ve şeker de baklavada bulunur. Hatta baklavada bilinenin aksine direkt yenmez. Alt kısmı üst damağa değecek şekilde yenir. Sebebini bilmiyorum ama geçen “buna inanmayacakmışız meğerse hep yanlış yapıyormuşuz” başlıklı bir haberde okudum. Neyse bu sefer bir şey demiyorum ama tekrarlanırsa sizi eşikten içeriye almayabilirim.

Efendim biliyorsunuz insanlar büyük bir yanlışın içindeler ve içerilerinde bulundukları yanlıştan çıkamıyorlar. Yanlışları onları adeta bir bataklık çamuru gibi içine çekiyor. Bilirsiniz bataklığa düşenler debelendikçe daha da dibe batarlar çünkü… bunu bilmiyorum internetten araştıralım. Filmlerde de gördüğümüz gibi yanlışa/bataklığa düşen insanları kurtarmanın en iyi yolu onlara bir ağaç dalı uzatıp kıyıya çekmektir. Bu kolay olmaz çünkü yanlış/bataklık kişiyi çepeçevre sarmalamıştır. Buradan çıkmak ne tek başına ne de dışarıdan bir kişinin yardımı ile kolay olmaz ama zor diye de yapılmayacak diye bir şey yok. Bizim görevimiz yardıma ihtiyacı olan kişiye bir ağaç dalı uzatıp onu içinde bulunduğu durumdan çekip kıyıya çıkarmaktır.

Devamını getiremedim ya la. İşte hep böyle oluyor her şey güzel başlıyor ama hiç de güzel gitmiyor. Arkadaş ben bunu yaşamak zorunda mıyım? Bütün hayatım çok güldük kesin başımıza bir şey gelecek sözünü canlı canlı yaşamakla geçti ve geçmeye devam ediyor. Bir şeye başlarken ki heyecan devamında yok oluyor. Başlarken yanımda duran insanlar devamında birer birer yok oluyor. Bir benzetme yapayım. Babanın yanına gidersin dersin bana bisiklet al. Alır. Öğret dersin. Öğretmek için bisikleti çıkarır düz bir sokağın başında yanına alır seni. Oturursun bisikletin koltuğuna, o da bir eli koltuğun arkasında bir eli omzunda bekler. “hadi pedal çevir” der sen de başlarda zorlanarak çevirirsin “hadi hızlan” der sen daha da hızlanırsın biraz gidersin birden bırakır seni ama sen tutuyor zannedersin sonra yokluğunu hissedersin arkana bakarsın o arkada sana el sallıyor sonra düşersin. Bunun gibi bir şey. Başında herkes yanında ama sonrasında kimse yanında olmaz sen de çuvallarsın.

Az önce verdiğim örneği ben kendi hayatımda yaşamadım çünkü bana bisiklet sürmeyi kuzenim öğretti. Pardon kuzen değil dayıoğlu. Kuzen diyen insan vizyonsuzdur arkadaşlar dikkat edelim. Babam da bisiklet isteyince aldı nereden öğrendin diye sormadı. Gerçi ilk bisikletim de ortaokulda oldu ya orası da ayrı hikâye. Şuanda arkamda duruyor. Evin içinde duruyor benim bisiklet çünkü bilmiyorum. İşte o bisiklet olayını yaşamadığım için o birilerinin seni destekleyip sonra satması olayı bütün hayatıma yayıldı diye düşünüyorum. Teorim bu şekilde.

Başkaları ile bunu konuşmadığım için bana özel mi yoksa herkes bu olayı yaşıyor mu bilmiyorum. Başkaları ile konuşmalıyım. Birileri ile konuşmalıyım ama kim o biri’leri onu bilmiyorum. Önümüze gelen her biri ile konuşacak olsaydık ohooo. Konuşmak için adam seçiyorum ben hatta bu yüzden çok arkadaşım da yok. Bu konuyu sonra derinlemesine işleyelim. Kalabalıklar içindeki yalnızlık. (hocam abartmadın mı?)
Kahve içip geldim arkadaşlar. Havaalanı metrosuna binince Aksaray durağında indiğin zaman orada kahve dünyası büfesi var. Geçen hafta oradan 3 paket çok kahrolmuş kahve aldım. Şimdi bazılarınız “ehehe yanlış yazdı” diyebilir. Onları sineye çekiyorum. Ben bunları çok kavrulmuş oldukları için değil çok kahrolmuş oldukları için aldım. Neye kahrolduklarını bilmiyorum ama derdi olan her şey daha değerlidir daha güzeldir.

Ünlü düşünür Nihat Doğan ne demişti? “Benim ülkemin koyunu bile bir başka bakıyor yav!” hepiniz güldünüz geçtiniz ancak bu adam doğru söylüyor. Bizim ülkenin koyunu harbi bir başka bakıyor. Neden? Çünkü artık derdimiz taşa, toprağa, suya, toplu taşımada tuttuğumuz tutamaça, bahçe kapısına, her gün çıkıp indiğimiz merdivenlere, okuduğumuz kitaba, sürekli elimizde olan telefonumuza, her gün karşılaştığımız güzel gülen kıza attığımız bakışlarımıza, kalemimize, çantamıza, üstümüzdeki kıyafetimize, havaya, çimene, dolayısıyla koyuna da işlemiş. Herhalde dertli koyun İsviçre’deki mutlu huzurlu koyundan daha başka bakacak. Bu ülkede hayattan hiçbir beklentisi olmayan koyunun bile bir derdi var. Düşünün artık hayattan beklentisi olan biz nasıl bakışlar atıyoruz?

Bu ülke demişken biliyorsunuz Cemil Meriç’in bu isimde bir kitabı var. Baya da kalın bir kitap. Fırsat olmadı da okuyamadık. Okusaydım bu paragrafta kitaptan bahsedebilirdim hatta konuya uygun bir alıntı daha yapabilirdim ama yapamadım işte. İsteyen hediye edebilir.  Kitap okumayınca böyle bir yanın eksik kalıyor, lafına laf ekleyemiyorsun. Kitap okuyalım arkadaşlar. Kitap önemli bir şey tabi kitap derken kişisel gelişim kitaplarını ve o yılın en popüler en çok satılan kitaplarından bahsetmiyorum. Onlar genellikle kâğıt israfı oluyor. İstisnalar kaideyi bozmaz arkadaşlar.


Bu seriyi bu aralar çok yazdığımı düşünüyorum hatta öyle de yaptım. Güya arada bir yazdığım şeyler olacaktı ama bloğun yarısı bunlardan doldu. Ya da bana öyle geliyor bilmiyorum. Bu yazdığım yedinci durum değerlendirmesi. Bunları yazmak benim hoşuma gidiyor çünkü o an aklıma geleni yazıyorum ve konuşuyormuşum gibi oluyor. Haftalık birisiyle konuşma ihtiyacımı buradan karşılıyorum. Çünkü o biri yok anladınız mı arkadaşlar. Siz o oluyorsunuz. Neyse hayırlı geceler ya da ne zaman okuyacaksınız artık o zaman hayırlı olsun. Seviliyorsunuz

1 yorum:

avatar

Biz durum değerlendirmelerini daha çok seviyoruz, elinize saglık


EmoticonEmoticon

 

Hmm Arama